Panik / Kaygı

Rüyaları getirdiği rivayet edilen Hermes ile bir Nmpyha’nın oğlu olarak dünyaya gelen, tek ölümlü Tanrı Pan, belinden aşağısı keçi şeklinde ve iki boynuzlu olarak doğar. Elinde kavalıyla çobanların ve doğanın tanrısı olarak bilinir; cinselliğini, hayvani içgüdüleri vasıtasıyla yaşamaya devam eder ancak bir yandan da ormanda yalnız kalan insanların karşısına çıkarak acı bir çığlık atar ve bu çığlıkla yüreklere korku saldığı mitlere geçer. Pan, ölümlülüğüne, doğadan parça parça kopuşuna mı atar acı çığlığı ya da inanıldığı üzere kimsenin görmediği, anlamadığı şeyleri kendisinin algılamasıyla mı ortaya çıkardı feryadı bilinmez. Ama Latince panik ( panikos ) sözcüğünün kelime kökeni doğa tanrısı Pan’dan gelmektedir.

Panik ve kaygı, biyolojik düzeneklerin hayvanlarla insanlarda ortaklaştığı fenomenlerden biri. Tehlike veya tehdit anında sinir sistemimiz hayatta kalma, hayata tutunma refleksiyle vücutta belli mekanizmaları devreye sokuyor ve nitekim günlük tabirlerimize dahi işleyen ‘savaş veya kaç’ tepkilerini, kaygı duygusunu deneyimliyoruz. Evrimin olanak verdiği bu denge hali, bazen belirgin bir olay olmaksızın patlak veren panik hissiyle beraber vücutta da kalp krizi benzeri belirtiler ( hızlı kalp atışları, uyuşma, hızlı nefes alıp verme, soğuk terlemeler ) patlak verir. Bu döngüde vakaya göre kimi zaman bir biyolojik kendini dinleyişin emosyonel sonuçlara neden olduğu, kimi zaman da atak olarak yaşanmış paniğin tekrarına karşı duyulan kaygının biyolojik bir geribildirime sahip olduğu görülür. Ve en nihayetinde nesnesine addedemediğimiz bu kaygı, panik bozukluk adıyla tüm yaşantıya gölge olacak kadar güneşin önüne geçebilir. Panik bozuklukta kişinin endişeleri genellikle ölmek veya aklını yitirmek, kontrolü kaybetmek üzerine yoğunlaşır ve hayatını etkileyecek şekilde bir sosyal bozuklukla ya da agorafobiyle komorbite olabilmektedir. Kişi, kendisini yok edeceğini düşündüğü bu anla savaşırken harcadığı yoğun enerjiyle bitkin düşer, kaygılarını yönlendiremediğinden dış dünyayla ilişkisini kısıtlayabilir.

Psikanalitik bakışta Freud, kaygı ve korkuyu nesnenin var olup olmamasıyla birbirinden ayırır. Korku belli veya benzeri bir genellemeye tabii tutulabilecek bir nesneye sahipken, kaygının daha soyut bir bilinmezcilikten beslendiğini görürüz. Kierkegaard panik bozuklukla ilişkilendirilebilecek şekilde şöyle söylemiştir: “ Kişi, kendini kaybetmekten ve yok olmaktan dolayı dehşet duygusu yaşar. Bu dehşet duygusu anlaşılamaz, bir şeye yerleştirilemez, bize her yandan aynı anda saldırır ve çaresiz bırakır. Bu hiçlik korkusunu var olan bir şeyin korkusuna dönüştürebilirsek ancak bu şeye karşı bir kaçınma ya da kontrol geliştirebiliriz. Bu şeyden böylece uzak durabiliriz ya da bazı sihirli yöntemler kullanarak onu savuşturabiliriz. Kaygı, korkuya dönüşmek ister!”. Bu bağlamda düşünüldüğünde; panik bozukluğun tedavisi, kişinin analiziyle kaygının bilinçdışındaki nesneleşmesini, bilince çekilerek üzerine çalışılmasını gerektirmektedir. Kişinin biyolojik olarak hissettiği ‘savaş ya da kaç’ tepkilerinin, ego üzerinde yapılan analizler sonucu rahatlamayla beraber panik anlarında ‘dinlen ve sindir’ tepkilerine evrilmesi beklenir.

Hepimiz zaman zaman, kimi uyaranlara karşı kontrolü kaybedeceğimizi hissederek endişeye ve biyolojik değişimlere gark olmuşuzdur. Ancak panik bozukluk tanısı, tekrarlanabilecek bir atağın kaygısı ve bu kaygıyla baş etme mekanizmaları değerlendirilerek, kişinin öznel olarak yaşantıladığı süreç göz önüne alınarak konulmalıdır.

 

Bütün Psikoloji
Klinik Psikolog Melis Kısmet