bebeklikte-ilk-yasantilar-norobilim-ve-psikoterapi

Anne Karnı: Güvenli Alan

Zihin; beden, beyin ve deneyim sonucu oluşan bir bütündür. İnsan zihni, anne karnından itibaren deneyimlerle şekillenmeye başlar. Özellikle üçüncü trimester itibariyle bebeğin dış dünyaya dair uyaranları algılayabildiğini kanıtlayan çalışmalar mevcuttur. Örneğin beynimizde korku ile ilişkilendirilen yapı olan amigdala, sekizinci ay itibariyle çalışmaya başlar ve bebek, anne karnındayken korku duygusu ile korku tepkisini eşleştirme yetisine sahiptir. Bununla birlikte bebeğin annenin karnında düzenli olarak duyduğu ritmik bir ses vardır: kalp atışı. Hamilelik boyunca bu sesi dinleyen bebek, anne karnında tüm ihtiyaçlarının eksiksiz karşılandığı, güvende olduğu bu ortam ile duyduğu sesi birbiriyle ilişkilendirir. Bu nedenle yürümek, dans etmek, hatta sakız çiğnemek gibi ritmik hareketler; bu aşina olduğumuz kalp atışı ritmini çağrıştırdığından anne karnındaki güvenli ve doyurucu alanı hatırlatarak kişiyi sakinleştirir, parasempatik sinir sistemini aktifleştirerek dinginliği sağlar. Bu örnekler ve daha niceleri, zihin oluşumunun anne karnında başladığının göstergelerindendir. Bununla birlikte anıların ve deneyimlerin depolandığı bellekten sorumlu beyin yapıları; hamilelikte ve doğumdan sonra henüz gelişmemiştir. Ancak bu, deneyimlerin kaydedilmediği, hatırlanmadığı anlamına gelmez. İlgili beyin yapısı henüz gelişmemiş olsa dahi, beden kayıt tutar. Bellek yalnız beyinde ya da beynin belli bir bölgesinde değil, zihnin ve bedenin tümündendir. Bu nedenle hatırlanmayan yaşantılar dahi sistemimize işlenir, farkında dahi olmadığımız deneyimler bizi etkiler ve şekillendirir.

İlk Travma: Doğum

Anne karnından ayrılış yani doğum, güvenli alanın geri dönüşsüz terkidir ve tüm insanların yaşadığı ilk travmadır. Bebek, tüm ihtiyaçlarının eksiksiz karşılandığı, açlık hissinin hemen giderildiği, kendi başına nefes dahi almasının gerekmediği bu sıcak ve güvenli alandan çıktığında yani doğduğunda, giderilmemiş ihtiyaçlarının yarattığı huzursuzlukla baş başa kalır. İlk nefesi alması gerekir, daha önce kullanmadığı akciğerlerine hava dolduğunda canı acır. Acıkır ve karnında hissettiği bu huzursuzluğu anlamlandıramaz. Gazı geldiğinde sancılanır ve bundan nasıl kurtulacağını bilemez. Neredeyse tüm yaşam fonksiyonlarını sağlayabilecek, onun huzursuzluğunu giderip karnını doyuracak, kapsayacak, ısıtacak bir anneye ihtiyaç duyar. Hatta bebeğin bağışıklık sistemi, vücut ısısının nasıl ayarlanması gerektiğini bile henüz bilmediğinden bebeğin annesiyle ten teması, vücut ısısısın dengelenmesinde önemli bir rol oynar. Bebeğin ilk bakım vereni olan anne; ihtiyaçların ve dolayısıyla huzursuzluk, kaygı ve acının giderilmesi için oldukça önem arz eder. Ancak bu ihtiyaçlar yalnızca fiziksel ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Yapılan bir araştırmada bebeklerin fiziksel ihtiyaçları eksiksiz karşılansa dahi, en temel ihtiyaçlardan olan bağlanma-bağ kurma sağlanmadığında bebeklerin öldüğü gözlenmiştir. Bağ kurmak, bebeğin en temel ihtiyacıdır.

Anne-Bebek İletişimi

Annenin bedeni, hamilelik boyunca kendisini bebekle bağ kurabilmesi için birçok açıdan hazırlar. Örneğin yaşamın ilk yıllarında beynin sağ tarafı aktiftir. Sol beyin daha çok dil ve öğrenme ile ilişkili olduğundan ona şimdilik ihtiyaç duyulmaz, duyguların işlendiği ve bağlanmanın sağlandığı sağ yarımküre aktif biçimde çalışmaktadır. Anne beyni, bebekle sağ beyinden sağ beyine ilişkiyi kolaylaştırabilmek adına kendisini revize eder ve yeni doğum yapmış annelerin sağ beyinleri, aynı bebeklerinde gözlendiği gibi çok daha aktif çalışmaktadır. Bu durum anneyle bebeğin birbirine bağlanmasını ve iletişimlerini kolaylaştıran bir faktördür. Annenin o süreçteki zihinsel durumu, kendisini bebeğin ihtiyaçlarını önceleyip en iyi biçimde bu ihtiyaçları giderebilmek adına yeniler. Tüm bunlar olurken bebek ve anne arasında sözsüz bir dil oluşur. Bebek özellikle ağlama davranışı ile ihtiyaçlarının neler olduğu ve bu ihtiyaçların nasıl gidereceğini anneye öğretir. Bebeğin ihtiyaçlarını anlamayı öğrenen anne, bu ihtiyaçları gidermeye adapte olur. Bebeğin ihtiyaçları yalnızca fiziksel olanlarla sınırlı değildir. Aynı zamanda sevgi, ilgi, özen ve bağlanmaya ihtiyacı vardır. Anne karnındaki gibi sarılıp sarmalanmaya, kendisini sakinleştiren kalp atışını duymaya ve kendi olumlu yansımasını annesinin gözlerinde görmeye ihtiyaç duyar. Bebeğin olumlu kendilik algısı, annesinin gözlerinde gördüğü olumlu yansıması ile oluşur. Benzer şekilde annenin çevreye dair olumlu algısı da bebeğin dış dünyayı güvenli bir alan olarak algılamasını sağlar.

Zorlu Duygularla Başa Çıkma

Annenin bebek için bir diğer işleviyse bebek için zorlayıcı olan duyguları regüle edip ona yansıtmasıdır. Açlık, kaygı, acı, ağrı ve anneye duyulan fiziksel ve ruhsal ihtiyaç; bebekte baş etmesi zor olan büyük duygular yaratır. Bebek bu büyük duyguları kendi başına düzenleyemez ve duygularını regüle edebilmek adına anneye ihtiyaç duyar. Anne, bebeğin duygularını kapsar yani görüp kabul eder, bebek için zorlayıcı duyguları regüle eder yani düzenler ve tekrar bebeğe yansıtır. Başka bir deyişle anne, bebeğe zorlu duygularını nasıl düzenleyebileceğini modelleyerek öğretir.

Deneyim ve Nöral Bağlantılar

Her deneyimin nöral düzeyde bir karşılığı vardır. Doğum öncesinde ve ardından zihinde ve bedende olup biten tüm bu süreçler beyinde belli nöral bağlantılar oluşturur. Bir deneyim ne kadar çok tekrarlanırsa, o deneyimle oluşan nöral bağlantılar aynı oranda artar ve güçlenir. Bağlantılar güçlendikçe meydana gelen herhangi bir olayda bu nöronların aktifleşme ve dolayısıyla bağlantıyı daha da güçlendirme ihtimali artar. Ayrıca özellikle bebeklikte beyin gelişimi henüz tamamlanmadığından yaşanan deneyimlerin süzgeçten geçirilmesi, düşünce ve mantık ile şekillendirilmesi ve bebeğin yıkıcı yaşantılardan kendini koruyabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle özellikle bebeklik ve çocukluk dönemlerinde yaşanan tekrarlı olaylar ve duygular, yetişkinlik yaşantımızı doğrudan etkiler. Kuramsal açıdan yeterince iyi anne, bebeğin fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını optimal düzeyde karşıladıysa, bebeği olumlu biçimde aynalayıp olumlu kendilik algısı inşa etmesine destek olduysa ve dünyayı güvenle deneyimleyebilmesi için alan açtıysa bebeğin beyninde bunu temsilen oluşan nöral bağlantılar güçlenir. Tam tersi senaryoda ihmal edilen, anne ya da bakımveren kaybı deneyimleyen ya da tekrarlı travmatik yaşantıya sahip bebekler, bunu tolere edebilmelerini sağlayacak güvenli alandan yoksun kaldıklarında nöral bağlantıları bu doğrultuda oluşmakta ve güçlenmektedir. Dolayısıyla kişi sonraki deneyimlerini oluşmuş ve kök salmış bu olumsuz bağlantılar doğrultusunda anlamlandırılacaktır.

Psikoterapi ve Nörobilim

Peki bu noktada psikoterapinin işlevi nedir? Psikoterapi sürecinde danışan ve terapist arasında bir ilişki ve bağ kurulur. Bu ilişki içinde terapist, danışanın geçmiş deneyimleri ile oluşmuş olumsuz ve güçlü nöral bağlantıları üzerinde çalışır. Hedeflerden biri, danışanın olumsuz nöral bağlantılarını zayıflatmak, bir diğeri ise yeni, olumlu, güvenli ve işlevsel nöral bağlantıları oluşturmaktır. Bu hiç kolay bir süreç değildir çünkü danışan muhtemelen neredeyse tüm ömrü boyunca beynindeki bu bağlantıların güçlenmesine sebep olacak tekrarlı yaşantı ve deneyimlere sahiptir. Ayrıca beyinde yeni ve güçlü bir bağlantı oluşturmak, çokça tekrar, emek ve istikrar gerektirir. Psikoterapi seanslarının genellikle her hafta aynı gün ve saatte gerçekleşmesinin veya psikanaliz sürecinde seansların haftada 3 sıklıkla yapılmasının en temel sebebi budur. İnsan beyni bir deneyime ne kadar çok maruz kalırsa o deneyimin beyinde yarattığı bağ o denli güçlenecektir. Bağ güçlendikçe duygu, düşünce ve eylem bu doğrultuda şekillenir.

Ruh sağlığı söz konusu olduğunda beyin, beden ve ilişkiler bir bütündür ve birbirlerini etkiler. Örneğin stres, stres hormonu olarak da bilinen kortizol salgılanmasına sebep olur. Tekrarlı olarak yoğun strese maruz kalmak belli beyin yapılarını olumsuz etkiler, örneğin bellekten sorumlu yapı olan hipokampüs hacmi küçülür. Bununla birlikte yoğun stres yaşadığınız bir dönemde mide ağrısı çekiyor olmanız da olasıdır. Çünkü deneyimlerimiz beynimizi, zihnimizi ve bedenimizi doğrudan etkilemektedir. Psikoterapi süreci de aslında iyileştirici bir ilişkinin kurulduğu ve kişinin zorlantılarının o güvenli ilişkide çalışıldığı bir deneyimdir. Bu deneyim, uzun soluklu ve istikrarlı olması halinde, biyokimyasal nöral süreçlerde dönüştürücü bir rol oynamaktadır.

İlişki İyileştirir

Terapi sürecinde ‘iyileştirici’ olan en temel faktör, ilişkidir. Terapist ve danışan arasında oluşan ilişki, her hafta gerçekleşen seansların tekrarı ile danışanın beyninde yeni bir nöral bağlantının filizlenmesini sağlar. Bu bağlantı, süreç boyunca daha da güçlenir. Bu iyileştirici güç, tüm psikoterapi modellerinin ötesindedir. Uzmanın benimsemiş olduğu ekol bilişsel davranışçı yaklaşım da olsa psikanalitik&psikodinamik yaklaşım da olsa iyileşmeyi ve değişimi sağlayan ilk etmen, terapist ile danışan arasında kurulan ilişkidir. Bu ilişki, danışanın erken dönemlerden beri süregelen deneyimlerini, yeni ve işlevsel olanlarıyla değiştirebilmesini mümkün kılan eşsiz ve kıymetli bir deneyimdir.

Yazan: Psikolog Fulya Özfidancı

WhatsApp'tan Yaz!
Merhaba 👋

Size nasıl yardımcı olabiliriz?