Psikoterapide sessizlik, yalnızca konuşmanın kesilmesi değildir. Aksine, bilinçdışının işitilebilir hale geldiği, duyguların ve düşüncelerin yüzeye çıkabildiği bir alandır. Terapist, bu sessizliği doldurmaz; danışanın iç sesini duyabilmesine ve kendi duyumsamalarını fark etmesine alan tanır.
Thomas Ogden (1994), sessizliği “bilinçdışına açılan bir geçit” olarak tanımlar. Sessizlik, danışanın yalnızca sözcüklerle değil, hislerle de kendisini ifade edebilmesine izin verir.
Eylem Yerine Düşünme Kapasitesi
Freud (1914), psikanalitik sürecin özünü “eylem yerine düşünme” olarak görmüştür. Terapide duyguların hemen eyleme dökülmesi yerine, onlarla kalabilmek ve anlamın açığa çıkmasını beklemek, dönüşümün kapısını aralar.
Eğer terapist danışanın malzemesine temas etmeden aceleyle konuşursa, bu durum da bir tür karşı aktarımsal eyleme dönüşür. Sessizlik burada bir bekleyiştir; gölge gibi kaçacak anlamları yakalama imkânı sunar.
Sessizlik ve Sanat Sineması
Bu dinamik yalnızca terapide değil, sanat sinemasında da görülür. Tarkovski, Angelopoulos, Kieslowski ve Haneke gibi yönetmenler, seyirciyi hızla tüketecek olay örgülerinden çok, hissettiren ve düşündüren atmosferler kurar.
Tarkovski (1986), sinemayı “zamanı yontmak” olarak tanımlar. Uzun planlar, seyirciyi ânın içine mıhlarken; terapi sürecinde de zaman aceleyle akmaz, duygular içinde bekletilir.
Sessizlik ve Hareketsizliğin Gücü
Sanat, yalnızca akla değil bütüne hitap eder. Weil (1942/2002), “Dikkatin yoğunlaşması için derin bir hareketsizlik gerekir” der. Benjamin (1940/1986) ise hızın içinde anlamın kaybolduğunu, hareketsizlikte anlamın yeniden keşfedildiğini vurgular.
Angelopoulos’un Ağlayan Çayır (2004) filmindeki göçmen sahnesi, sadece tarihsel bir anlatı değil; bilinçdışıyla teması mümkün kılan bir simgedir. Suyun filmdeki kullanımı, seyirciye bilinçdışına açılan metaforik bir geçit sunar.
Terapi ve Sinemanın Ortak Zemini
Sonuç olarak, hem terapi hem de sanat sineması sessizliği, bekleyişi ve yoğunlaşmayı merkeze alır. Sessizlik, danışanın sahici hisleriyle temas etmesini; sanat sineması ise seyircinin bilinçdışıyla karşılaşmasını mümkün kılar.
Her iki alan da insanın iç dünyasına ayna tutar ve anlamın açığa çıkmasına aracılık eder. Sessizlik, ister terapi odasında ister sinema salonunda olsun, ruhsal dönüşümün en derin kapılarından biridir.
Bütün Psikoloji’de Sessizliğe Alan Açmak
Terapi odasında sessizlik bazen sözcüklerden daha çok şey anlatır. Bütün Psikoloji olarak, psikanalitik temelli psikoterapi yaklaşımımızda danışanlarımızın sessizlikle temas edebilecekleri, kendi iç seslerini duyabilecekleri güvenli bir alan sunuyoruz. Sessizliğin açtığı bu kapı, kişinin kendisini daha derinden anlamasına ve yaşamında yeni bir denge kurmasına imkân tanır.
Yazar: Ezgi Cemile Coşkun