depresyona-psikanalitik-ve-varoluscu-bakis

“Depresyondayım.”

Tamam. Peki bu karşımdaki kişi için ne ifade ediyor?

Onun “depresyon”u nasıl? Ne yaşıyor, neler deneyimliyor?

Günümüzde depresyona yönelik ilaç tedavileri ve kısa terapiler genelde yüzeysel ve indirgemeci bir tutumla uyku, iştah problemleri gibi belli semptomlara odaklanıyor. Bu semptomlar kişinin deneyimi anlaşılmadan hemen yok edilmeye çalışılıyor. Ama ilaç tedavisi tek başına depresyonu oluşturan noktaların ortadan kaldırılmasını sağlamıyor aslında.

Semptom hiçbir zaman tek meselemiz değil. Sadece semptoma odaklanır, depresyonu tek bir boyutu ile ele alırsak karşımızdaki kişinin deneyiminin zenginliğini kaçırmış oluruz. Deneyimlerimiz bu kadar basite indirgenemeyecek, sebep-sonuç ilişkisinden ibaret sayılamayacak kadar karmaşık çünkü.

Psikanaliz, psikanalitik ve varoluşçu terapiler direkt olarak semptoma, onu yok etmeye odaklanmaz.

  • O deneyimin kişinin hayatındaki yeri ne? Semptomun işlevi ne? Nasıl oluştu?
  • O semptomla ne ifade edilmeye çalışılıyor?
  • Semptom nereye işaret ediyor, kişinin hangi gerçeğini dile getiriyor?

Bu gibi soruların cevabını araştırır.

Freud, semptom oluşumunu bastırma ile açıklar. Baş edilemeyen bir düşünce bilinçdışına gönderilerek bastırılır. Geride kalan duygu ise başka bir düşünceye eklenir. Bastırılan sadece düşünce veya imgedir, duygu bastırılmaz.

Gerçek dayanılmaz olduğunda semptom kişinin hayatına girer. Yani semptomu incelemek bizi gerçeğe yönlendirir.

Terapistin işlevi doğrudan semptomu gidermekten ziyade danışana semptomun açıkça dile getirileceği ortamı sağlamak aslında. Terapist seans odasında danışana özgü, mahrem bir alan oluşturur; ona yaşadıklarının ifade edilebilirliğini gösterir, ve bu sürecinde danışana eşlik eder.

Terapide dile gelen, konuşulan şeyler anlamlandırılmaya başlar. Bu anlamlandırma ise sadece düşünceye, duyguya, bedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu ve zengin bir süreç.

Kaynak: “Varoluşçu Psikanalitik Psikoterapi Perspektifinden Depresyon” Çalışma Grubu

İpek Aksoy