İstanbul, Şişli – Gayrettepe

Antalya

Kapitalizm Seans Odasında

İçindekiler

Kapitalizm Seans Odasında Üç Sendromun Klinik İzi

Anksiyete, yalnızlık, depresyon, tükenmişlik deneyimleri kişilerin seans odasına en sık getirdiği anlatıları oluşturuyor. Tüm bu anlatılar terapisti ve danışanı kişinin kendi tarihine, ilişki örüntülerine, erken deneyimlerine götürür. Ama son yıllarda sosyal psikoloji bu semptomlara farklı bir açıdan bakıyor: bunların bir kısmı bireysel patoloji değil, kapitalist sistemin ürettiği koşullara verilen yanıtlar. Hatta bu örüntülerin bir adı var artık: kapitalizm sendromları. Bu perspektifi klinik psikologlar olarak seans odasında nasıl düşünebileceğimiz sorusu, kişilerle çalışırken bize daha gerçekçi bir zemin sunuyor.

KAZANÇ ÖNCELİĞİ SENDROMU / NEDİR? 


Hayatın her alanını sürekli birikim ve yatırım ekseninde organize etme eğilimidir. Kendimize yatırım yapmak, yaşadığımız ilişkileri, çektiğimiz acıları ve başarısızlıklarımızı deneyimsel bir kazanç olarak pozisyonlamak şeklinde düşünülebilir. Bu bakış açısının işlevsel bir yanı var. Anlam bulmak, bir şeyden bir şey çıkarmak, zorlu deneyimleri kişi için taşınabilir kılıyor. Ama bir noktada şu soru ortaya çıkıyor: Kazanca dönüşmeyen bir deneyimle ne yapıyoruz? Kazanca dönüşmeyen bir deneyimin anlamı nedir?

KAZANÇ ÖNCELİĞİ / SEANS ODASINDA

“Aldığım eğitimlerle, terapiyle kendime yatırım yapıyorum.”

“Bu kadar para ve zaman harcıyorum, bir şeyler değişmeli.”

“Boş zamanlarımı verimli geçiremiyorum.”

Bu cümlelerde hepimizin bildiği bir çaba var. Yaşananı anlamlı kılmak, bir yere bağlamak istiyoruz. Ama bu ihtiyaç yalnızca bizden gelmiyor. Hayatı sürekli bir kazanım sürecine dönüştüren bir sistemin içinde büyüdük. Seans odası da bu mantığın dışında kalmıyor.

KAZANÇ ÖNCELİĞİ / NASIL İŞLENEBİLİR? 

Danışan terapiye bir yatırım gibi yaklaştığında, bu yalnızca beklenti yönetimi meselesi değil. “Yapma” modunda gelen biri için seans odasının sessizliği başlı başına bir zorluk, çünkü sessizlikte kazanılacak bir şey yok. Psikodinamik formülasyonda “yeterli değilim” inancı erken ilişki deneyimlerinden geliyor, ama o inancın bu kadar susturulmaz olması kısmen de sürekli ilerleme talep eden bir iklimden besleniyor. Danışan “neden hala değişmedim” diye sorduğunda, o sorunun aciliyeti kısmen de sürekli ilerleme ve verimlilik talep eden bir kültürden geliyor. Yeterince hızlı değişmemek, yalnızca kişisel bir başarısızlık gibi hissettirmiyor; bir normu ihlal etmek gibi de hissettiriyor.

REKABET SENDROMU / NEDİR? 

Birinin kazanması için bir başkasının kaybetmesi gerektiği fikri ekonomide bir gerçeklik olarak sunuluyor. Sınırlı pozisyonlar, kıt kaynaklar, birinin önüne geçmek için bir başkasının geride kalması. Bu mantık işyerinde o kadar normalleşiyor ki, zamanla tek gerçekmiş gibi hissettiriyor. Sorun şu: aynı gözlükle eve de dönüyoruz. Yakın ilişkilerde de kimin daha çok verdiğini, kimin daha avantajlı olduğunu, kimin kazandığını takip etmeye başlıyoruz. Başkasının başarısı tehdit gibi hissettiriyor çünkü bilinçsizce “o kazanıyorsa ben kaybediyorum” diye okuyoruz. Güven kurmak yerine tetikte kalmayı tercih ediyoruz.

REKABET SENDROMU / SEANS ODASINDA

“O kadar başarılıysa ben neredeyim?”

“İnsanlara çok açık davranıyorum, bu benim aleyhime.”

“Birinin iyi haberini duyduğumda içten sevinmekte zorlanıyorum.”

Bu cümlelerin arkasında yalnızca kıskançlık ya da güvensizlik yok. Birinin sevincine ortak olamamak, yakın bir ilişkide bile tetikte kalmak zorunda hissetmek, zamanla yalnızlaştırıyor. Ve bu yalnızlık çoğunlukla kişinin “böyle biri” olmasına değil, rekabetin tek gerçekmiş gibi göründüğü bir dünyada ilişki kurmaya çalışmasına ait.

REKABET SENDROMU / NASIL İŞLENEBİLİR? 

Rekabet örüntüsü seans odasına da taşınır, bazen terapistle, bazen hayali rakiplerle. Kıskançlık ve narsisistik yaralanma burada bizi anlamlandırmaya götüren klasik klinik güzergahlar. Ancak sıfır toplamlı düşünce (zero-sum) yalnızca kişinin tarihinin değil, kaynakların kıt ve rekabetin yapısal olduğu bir ekonomik mantığın da ürünü. Danışan yakın ilişkisinde bile hesap tuttuğunu fark ettiğinde, bu farkındalığı yalnızca içe bakışla açıklamak formülasyonu daraltıyor. O hesabı öğreten bir dünya var. Kaynakların kıt, pozisyonların sınırlı olduğu bir ekonomik mantık, kimin ne kadar aldığını saymayı bir hayatta kalma becerisi haline getiriyor.

MÜLKİYET SENDROMU / NEDİR? 

Kimliği sahip olunanlar üzerinden kuruyoruz. Maddi şeyler kadar maddi olmayanlar da buna dahil. Başarılar, ilişkiler, statü, hatta psikolojik içgörüler bile bir envantere eklenir gibi tutuluyor. Sosyal medyada tam da bunu yapıyoruz, neye sahip olduğumuzu, neyi deneyimlediğimizi, nasıl bir insan olduğumuzu sergiliyoruz. Kimlik giderek daha çok bir vitrine dönüşüyor. Bu yalnızca bireysel bir eğilim değil. Kimliği sahip olunanlar üzerinden kurmanın mümkün ve arzu edilir göründüğü bir kültürde yaşıyoruz. Ama burada bir adım daha var: bu arzu kendiliğinden oluşmuyor. Neyi paylaştığımızı, neyi sergilediğimizi, nasıl göründüğümüzü şekillendiren algoritmalar, kimliği bir vitrine dönüştüren davranışları sürekli ödüllendiriyor. Karşımızda o kültürel iklimi oluşturan kapitalist bir mühendislik var.

MÜLKİYET SENDROMU / SEANS ODASINDA

“Bu deneyimler beni ben yapıyor.”

“Travmamı çalıştım, artık benim bir parçam değil.”

“Onu kaybedersem ne olacağımı bilmiyorum, o olmadan ben kim olacağım?”

Bu cümlelerde birbirine benzeyen bir yapı var. Deneyimleri, ilişkileri, fikirleri bize ait kılmak, biriktirmek, sahiplenmek istiyoruz. Partner “benim” oluyor, feminist olmak, belirli fikirlere sahip olmak, belirli bir hayat tarzı sürmek kimliğin sabit bir parçasına dönüşüyor. Kişisel gelişim de bu mantığın dışında kalmıyor. Okunan kitaplar, alınan eğitimler, katılınan terapiler birer kazanıma dönüşüyor. Kendini geliştirmek, kendine sahip olmak gibi hissettiriyor. Terapide de aynı durum şöyle görünebilir: içgörü bir kazanım, travma çalışılmış bir dosya gibi tutuluyor.

MÜLKİYET SENDROMU / NASIL İŞLENEBİLİR? 

Kimliğini sahip olduklarıyla kuran danışan için bir ilişkinin bitmesi ya da statünün sarsılması sadece bir kayıp değil, varoluşsal bir tehdit gibi hissettirir. Psikodinamik okuma burada nesne ilişkilerine ve kimliğin ne kadar dışarıya yaslandığına gider. Bununla birlikte, partnerini, içgörüsünü, unvanını bu şekilde taşıyan biri, sahip olmanın kim olmanın temeli sayıldığı bir kültürün içinde büyümüşken ilişki bittiğinde, o pozisyon gittiğinde kayıp orantısız gelir. Çünkü giden şey sadece o kişi ya da o unvan değildir. Kimliğinin bir parçası gitmiştir. Ve kimliğini sahip olduklarının üzerine kurmuş biri için bu, yeniden kim olacağını bilmemek anlamına gelebilir.

Bu üç örüntüyü danışanın sorunları olmaktan daha farklı bir yerden okuyup içinde yaşadığımız sistemin psikolojimize bıraktığı izler olarak konumlandırdık. Kişisel tarihimiz tabi ki hala orada. Ama o tarihin yazıldığı iklimi görmeden, tarihi tam okuyamıyoruz. Bu perspektifi seans odasında tutmak, danışanı yalnızca kendi tarihinde değil, o tarihin yazıldığı iklimde de görebilmek, terapistin işinin bir parçası olmalıdır. Çünkü kişinin taşıdığının ne kadarı kendisine, ne kadarı içinde büyüdüğü iklime ait, bu ayrımı yapabilmek yalnızca bireysel bir rahatlama değil, daha bilinçli bir varoluşun zeminidir.

Bettache, K. (2026). The crisis we are not naming: The psychology of capitalism. British Journal of Social Psychology.

Diğer Yazılarımız

Bir seansa gitmek istemediğinizi fark ettiğiniz bir an olmuştur belki. Nedenini tam olarak adlandıramadığınız, sadece “bugün olmasın” dedirten bir isteksizlik. Ya da

Bir taraf “Ben elimden geleni yapıyorum ama yine de yetmiyor” der. Diğer taraf “Her şey benim üzerimde” yorgunluğunu taşır. Modern partner ilişkilerinde

Çift terapisinin kimler için olduğu ve genel faydaları sıkça gündeme gelen sorulardır; bu konulara kapsamlı bir bakışı “Kimler Çift Terapisine Gitmeli?” yazımızda

Online psikoterapi, teknolojinin sağladığı olanaklarla terapinin çeşitli dijital platformlarda gerçekleşmesini sağlayan bir hizmet. Pandemi sonrasında daha geniş kitlelerce bilinir hâle geldi ve

Instagram